Toprak Saha – Aylık retro futbol e-mecmuası
  • Zat-ı Muhteremler
  • An-ı Şahaneler
  • Yad-ı Hafta
  • Fi Maçı
  • Kadim Takımlar
  • Cemiyet Haberleri
  • Malumat Saha
RÖPORTAJ

Topraksaha.net Özel: Biz Sorduk, 50’li Yılların Efsane Futbolcusu Bülent Eken Cevapladı

Toprak Saha · Mayıs 2014

Dünya Kupası hazırlıkları başlıyor. Biz de 1950’de Brezilya’ya gidemeyen Türkiye Mili Takımı’nın efsane topçusu Bülent Eken ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Dünya Kupası üzerine planladığımız söyleşide yer yer Palermo’ya gittik, yer yer Barselona’ya…

1923 yılında doğan Bülent Eken, sekiz yıl boyunca Galatasaray’ın savunmasında görev yaptı. 1950 yılında İtalya’nın Salernitana takımına transfer oldu. Bir sonraki sezon Palermo’da oynayan Bülent Eken orada da bir sezon kaldıktan sonra 1953 yılında Galatasaray’a geri döndü. 13 kez Türk Milli Takımı forması giyen Eken, futbolu bıraktıktan sonra İtalya’da teknik direktörlük eğitimi aldı. 1963 yılında A Milli Takımı’nın başına geçen Bülent Eken, başta Galatasaray, Beyoğluspor, Karagümrük, İzmirspor, Karşıyaka, Adanaspor, Altay ve Göztepe olmak üzere 29 yıl boyunca birçok takımın teknik direktörlüğünü üstlendi

Kulüp maceranızdan başlayalım. Galatasaray tarihinin efsane futbolcularından birisiniz. Sarı-kırmızılarla futbolculuk maceranız nasıl başladı?

Her yerde 1942 yazar ama ben 1940’ta Galatasaray’da futbol oynamaya başladım. 1942 olarak yazılmasının sebebi, o zaman talebe olmamdı.  O zaman benim okulla ilişkimi kesip tasdiknamemi alıyorlar, ben de maçlarda oynuyordum. İki sene öyle oynadım.

O zaman mevkiiniz neydi?

Sağ iç oynuyordum. Ama şöyle bir şey de var; ben 11 farklı mevkide de oynayan tek adamdım.  83 dakika Fenerbahçe’ye karşı kaleci oynadım. Maçtan sonra Cihat Arman geldi: “Ulan, benim yerime mi göz diktin?” dedi (Gülüşmeler). Bir maç öncesinde de antrenörümüz Bay Begget: “Santra haf oynayacaksın” dedi. “Tamam” dedim ve başladım defansta oynamaya. Boyum 1.83’tü, çok güçlüydüm…

İlk milli maçınız Yunanistan’a karşıydı değil mi? Seçilmeniz nasıl olmuştu?

Evet, ilk maçım Yunanistan maçıydı. Daha öncesinde İstanbul Muhtelit’te (İstanbul Karması) oynuyordum zaten.  O dönemler çok iyiydim.

Bu ayki konumuz “Dünya Kupası’na Hazırlık”. Sizin de başınızdan geçen, hatta reklamlara konu olan bir 1950 Dünya Kupası mevzusu var. Biraz da ondan bahseder misiniz?

O zaman sinemalarda, film aralarında maçlar falan yayınlanırdı. Bir de Brezilya’daki Rio Festivali gösterilirdi. Ben o zamandan kafayı takmıştım Brezilyalı kızlara. (Gülüşmeler) Benim elemeler döneminde bir askerlik durumum vardı hatta.

Dünya Kupası elemelerinde rakipler, Avusturya ve Suriye’ydi değil mi?

Avusturya maddi sebepten çekilmişti zaten. Suriye maçı öncesinde de, dediğim gibi askerliğe gitme durumum vardı. Bir hafta öncesinden yedek subaylığa davet edildik. O zamanlar, yüzme şampiyonlarına denize ayrılma izni veriliyordu. Ben de 12-13 yaşlarında yüzme şampiyonlukları olan birisiyim. Düşünün askerliğimi İstanbul’da yapacağım. Neyse toplantı odasına girdik. Jandarma, deniz, hava, vb… Bütün sınıflar oturuyor. Komutan da orada… Komutan: “Bülent Eken!” dedi. Kalktım, bu arada federasyondan gerekli belgeleri de almıştım izin için. Komutan bağırarak, “Bütün herkesin huzurunda sana söz veriyorum; istediğin zaman seni İstanbul’a yollayacağım ama Ankara’da kal. Ne diyorsun?” dedi. “Teşekkür ediyorum ama ben denize ayrılmak istiyorum” dedim. “Allah belanı versin! Defol git, gözüm görmesin seni.” diye bağırmaya başladı komutan. (Gülüşmeler) Benden sonra da Fenerbahçeli Murat gitti. Ona da “Defol git!” diye fırça attı. Neyse ertesi gün denize ayrıldım ve izin alarak milli kampa katıldım.

Suriye maçı öncesinde kampta nasıl bir hava vardı?

Ben korkuyordum maçtan önce. Çünkü Suriye’yi hiç tanımıyordum. Ama mükâfatı çok büyüktü; Brezilya. Biz o zaman Brezilya’yı nerede düşleyeceğiz…

Bu arada Avusturya’nın çekilmesi kesinleşmişti değil mi?

Tabii… Suriye son maçtı.

Neticede maçı rahat bir skorla kazandık…

Dediğim gibi Suriye maçına çıkarken tedirgindik… Bir kere rakibi hiç tanımıyorduk. O maçta ilk kez oynayan Fahrettin (Cansever) vardı. Beşiktaşlı’ydı. O maçta 3 gol attı. Sonra Erol (Keskin) attı, bir tane ben attım. Diğerlerini de Lefter ile Gündüz (Kılıç) attı. İlk yarı 3-0 bitti ama hiç unutmuyorum, devre arasında antrenör Cihat Arman’da hala bir korku vardı. Tamam, biz de başta tedirgindik ama oynayınca gördük ki rakip zayıfmış. Cihat abi “Gevşemeyin” dedi. Zaten ikinci yarı da dört gol daha bulduk. Biz gol attıkça, daha önce sinemada izlediğim o Rio’daki karnaval görüntüleri geliyordu gözümün önüne. Neyse maçı kazandık. Otelin resepsiyonuna gittim, bir de baktım beni kovan komutan. Yanına çağırdı ve öperek “Seni affettim” dedi.

O maçtaki golünüzü anlatır mısınız?

Frikikten atmıştım. Hatta top, direkle ağların arasına sıkışmıştı. Herkes topu arıyordu. (Gülüşmeler)

Maçtan sonra, Dünya Kupası’na gidersek daha da iyi oynarız diye düşündünüz mü?

Biz o zaman Avrupa’da kötü durumda değildik. Futbol günümüze göre daha yavaştı ama harp nedeniyle Avrupa da çöküşteydi. Suriye maçından sonra bana bir ümit geldi. Brezilya’da bir şeyler yaparız diye. Şampiyon olamazdık ama bir çeyrek final olurdu. Ki 1948’deki Londra Olimpiyatları’nda çeyrek final oynadık. Üstelik o turnuvaya antrenörsüz gitmiştik. O dönemde aslında antrenörümüz Molnar’dı. Federasyon, kaçar endişesiyle onu bizimle Londra’ya göndermemişti. Kaçsa ne olur kaçmasa ne olur! Bir takım antrenörsüz gider mi?

Brezilya’ya gidilmeyeceği maçtan hemen sonra mı açıklandı?

Bir hafta 10 gün sonra laflar çıkmaya başladı. Basında çıkmıştı. Paramız yok, gidilmeyecek diye. Nitekim gidemedik de. Çok üzülmüştük tabii ki.

Sizce o dönem yöneticiler elinden geleni yaptı mı? Nitekim aynı yıllarda Beşiktaş, Amerika turnesine gidebiliyordu. Tamam, belki davetliydiler ama…

Yöneticiler elinden geleni yaptılar mı yapmadılar mı, onu bilmiyorum. O zaman bu işler Ankara’da dönerdi. İstanbul’la hiç ilgisi yoktu.

Şimdiki gibi sponsorlar olmasa da iş adamlarının desteği falan söz konusu olmadı mı? Mesela İtalya Milli Takımı’nın aynı kupaya maddi destek alarak gittiği söylenir. 

Hayır, öyle hiç sponsor ya da yardım gibi bir şey konuşulmadı. Avrupa devletleri büyük bir sıkıntı içerisindeydi o zaman. Pek çok takım katılamamıştı.

Ama Türkiye bayrağı, 1950 Dünya Kupası’nın posterinde de yer almıştı. Peki, kupaya gitmek adına içinizde son ana kadar bir umut var mıydı?

Hep vardı. Bizler umutluyduk. Takımın %90’ını Fenerbahçe ve Galatasaraylı oyuncular teşkil ediyordu. Ben de Fenerli oyuncularla hep iç içe olduğum için onlar da, bizim Galatasaraylılar da hep umut içerisindeydi. Ben para toplamaya bile başlamıştım. (Gülüşmeler)

Futbolcuların kendi aralarında para toplayıp bir şeyler yapma girişimi oldu mu?

Yok yahu! Ben seyahat için para topluyordum. (Gülüşmeler) Öyle bir gücümüz yoktu. O, bugün olur. Bak benim hayatım nasıldı. Ben Galatasaray’dan 720 lira maaş alırdım. Milletvekili maaşı 600 liraydı. Yine yetmiyor para! Alacaklılar gelir maaş günü öğlenden evvel 11’e doğru.  Ben maaşımı alırım, onlara taksim ederim, yine içeri girerim borç para alırım ve çıkarım. (Gülüşmeler)

Sinemada yayınlanan görüntülerden bahsettik. 1950 Dünya Kupası’nın maçlarını da sinemadan takip etmiş miydiniz?

Etmez olur muyum ya! İki sinemada olduğu zaman bir ona bir ona gidiyordum. İkisinde de izliyordum. Galatasaraylı olan İpekçi ailesine ait olan İpek ve Melek Sineması bedavaydı bize. Allah rahmet eylesin Gündüz Kılıç’a, “Yahu Gündüz, dört buçukta şurada olacakmış, gidelim bir daha izleyelim” derdim. En son “Ulan yeter be!” dedi Gündüz. (Gülüşmeler) Giderdik seyrederdik.

Diğer milli oyuncularla konuşur muydunuz? “Turnuvaya gitseydik bir çeyrek final ya da yarı final yapabilirdik” gibilerinden?

Sen deli misin ya! Sohbetimiz oydu. (Gülüşmeler) İnanın o şampiyonada iyi bir hocayla biz utandırmazdık. Mesela Molnar gibi bir hoca… Bizim kötü tarafımız, futbol kültürünün iyi almamış olmamızdı. Ben futbol kültürünü İtalya’da aldım. İtalya’da bir gün çok şaşırdım. “Öğle yemeği kulüpte” dediler, kulübe gittim. Ana yemek, üç tane enginar ve sostu. Antrenör de başımızda duruyor, bitireceksiniz diyor. Her mevsime has yiyecekler geliyor. Mevsim değişikliği içerisinde hangi yiyecek veriliyorsa onları yerdik. İlk defa orada gördüm. Bizde kuru fasulye yemişsindir, kimse sormaz ki ne yediğini. Utanarak söylüyorum, ben antrenörlük dönemimde futbolculara pedikür yaptırdığım için ‘Pedikürcü Antrenör’e çıkmıştı adım. Ama bunun bir manası vardı. Futbolcunun tırnakları, tam dibinden dümdüz kesilmeli ki yanlar direnç kazansın ve batmasın. Maçtan bir gün önce batarsa, sahada hissedersin, anan ağlar. İtalyancamı düzeltmek için ilk senemde Türkiye’ye gelmedim mesela. Yazın Roma’da kaldım. (Kahkaha atmaya başlıyor)

Sophia Loren geldi aklınıza galiba? (Kahkahalar)

Sophia Loren, Sophia Loren olmamış o zamanlar. Bir film çevirmiş. Öyle bir ev ki, ucuz olsun diye çekme kata yapılmış. Macaristan Meydanı’nda bir ev. Pencereler uzun.  Roma’da sıcak tabi yaz ayında. Pencereler açık, yatağı da pencerenin yanına koymuş.  Biz de o yaz hemen karşısındaki evde kalıyoruz. Sürekli tasla bir şey döküyor. Tabii biz sonradan öğrendik süt olduğunu. Süt banyosu yapıyormuş. Çırılçıplak bir kız ve iki kocaman meme. (Kahkahalar) Pek ilgilenmedim. Sonunda Sophia Loren olduğu ortaya çıktı.

Tekrar Milli Takıma dönecek olursak. Bir de 1949 yılında olaylı bir Akdeniz Kupası maçımız var. Yunanistan’da düzenlenen turnuvada finalde İtalya ile oynuyoruz…

Kupada final maçıydı ve o maçı hakem hatası yüzünden kaybettik. Maçtan sonra taraftarlar sahaya girip bize saldırdılar.  Sonradan yazıldığına göre hükümeti protesto eden komünist Yunanlardı. Sözde hükümeti protesto edecekler diye bize saldırdılar. Dayak yedik. Zar zor girdik içeri. Soyunma odasına giderken hakemleri gördük. Zaten onlara kızgındık, o sinirle onları da biz dövdük. Sonra otele döndük, Türkiye sefiri bizi makamında misafir etti. Olayları anlattık, hatta hiç unutmam şöyle dedi “Ben dayak yediğinizi gördüm ama inip sizinle birlikte kavga edemedim. Çok istedim ama ayağım sakat olduğu için inemedim.” Hatta sefir benden özür diledi. Dönüşte Türkiye’de aynı günde Beyazıt, Taksim, Teknik Üniversite, İnönü Stadı’nda protesto mitingleri yapıldı. Biz de katıldık, benim içinde olduğum arabayı havaya bile kaldırdılar. Nihayetinde 6 ay ceza aldım.  Ben de o dönemde Avrupa’ya transfer olacağım. Queens Park Rangers beni istiyor.

İngiltere olmadı ama sonraki yıllarda yolunuz Çizme’ye düştü. Önce Salernitana sonra Palermo… İtalya’ya nasıl transfer oldunuz?

Askerdeyken, Ordu Milli Takımı’nın hem oyuncusu hem antrenörüydüm. İtalya’da bir turnuvaya katıldık. Beni beğendiler. Hatta bir adam çıktı. “Ben senin menajerinim” dedi. “İyi” dedim. Beni Roma’ya transfer etmek istedi. “Git işlerini hallet, 10 gün sonra gel” dediler. O kadar sürede gelemem dedim. Neyse Roma transferim yattı. O turnuvada İtalya Ordu Milli Takımı’nı çalıştıran Walter Crociani, ilerleyen dönemde Salernitana’nin başına geçti ve beni oraya aldı. O sezon da Şükrü, Palermo’da oynuyor. Şükrü, benim maçlarıma Palermo takımının hepsini getirirdi. Bakardı ki o cumartesi oynuyor, benim maç pazar günü, ekibi toplayıp maça gelirdi. Bu süreçte Palermo takımı beni tanıdı ve ertesi yıl transfer etti. Daha sonraki yıl Şükrü ile beni Fiorentina istedi. Bir gün Roma’da bir pansiyonda kalıyoruz. Telefon geldi. Fiorentina yöneticileri sizinle görüşmek istiyor. O dönemde Lefter de Fiorentina’da. Atladık Şükrü’nün spor arabasına, doğru Floransa’ya. Toplantıda başkan ve antrenör var. Şimdi hatırlamıyorum ama o antrenör de daha önce Akdeniz Kupası’nda karşılaştığımız olaylı maçta İtalya’nın antrenörüydü. Olmadı ama.

Biraz da Palermo’yu anlatabilir misiniz? Unutamadığınız anılarınız?

Bir gün Palermo’da yemek yiyorum arkadaşlarla. Bir kalkayım dedim. “Yok yok otur” dediler. 10 dakika sonra kalktım. Ne göreyim dört kişi köşede yatıyor. Mafya gelmiş, öldürmüş, gitmiş. Sicilya öyle bir yerdi işte. Bir başka anım da… Bir gün kulübün ikinci başkanının evindeyiz. Eşi beni dansa kaldırdı. Dans ederken birden benden bir şey istedi. Ona şöyle dedim: “Bu işi güzelce yaparım yapmasına ama sonra başım belaya girer. Aldığım kişi hem paramı alır hem de sonra beni devlete ispiyonlayıp ödül alır. O nedenle yapamam. Eğer hala yapmamı istiyorsanız yaparım”. Kadın direkt “Hayır” dedi. İşte Palermo böyle bir yerdir. Zor yerdir ama ben çok sevdim. Neden mi? Bize uygunlar, bize benzerler.

O günlere dair birçok hikâyeniz var… Mesela maçın devre arasında tribünden bir kadın sahaya giriyor ve sizi öpüyor. Bize biraz o hikâyeyi de anlatabilir misiniz?

Ben çok iyi röveşata yapardım. Yine bir maçta röveşata ile çizgiden bir top çıkardım. O günlerde de Palermo’da artist seçmeleri var. O artistlerden biri de tribünde. Golden sonra hemen yanındakilere sormuş, “Kim bu?” diye. ‘Türk’ demişler. “Hadi be, nerede onun bıyıkları” demiş ve herkes gülmüş… Gel sen bizim tünelin başına… Biz de ikinci yarı için sahaya çıkıyoruz… Beni görür görmez hemen sarıldı ve yanaklarımdan öptü. (Gülerek) Gazeteciler hemen fotoğrafımızı çekti.

Sizin o döneme ait bir başka fotoğrafınızı görmüştük, bir arabayla çekilmiş fotoğrafınız…

Bir Milan maçı sonrası. Hiç Nordahl diye birini duydunuz mu? Gunnar Nordahl, Gunnar Gren ve Nils Liedholm. O dönem Milan’ın efsane üçlüsü. Fizik olarak çok kuvvetliydim o zaman. Nordahl da çok kuvvetli olmasıyla nam salmış bir topçuydu. Neyse o maçta ikimiz bir topa çıktık. Ben sıçradım, o sıçradı. İkimiz de yere düştük. Ben hemen kalktım, o hastanelik oldu. Neyse maç bitti, otoparktayım. Tüm arabalar İtalyan arabası, hatta benimki aralarında en ucuzu. Topolino marka. Otoparkta sadece bir Amerikan arabası var. O da çok lüks, kulüp başkanımız Prens Raimondo Lanza di Trabia’nın. O da otoparka geldi. “Turko arabamı beğendin mi?” dedi. Ben de ‘beğenmez miyim!’ dedim. Hemen bana anahtarları attı. Benden de benim arabamın anahtarlarını atmamı istedi. O gün arabasını bana verdi. Hemen arabama atlayıp gitti. Ben de onun arabasına bindim. İki saat uğraştım çalıştırmak için. (Gülerek) Ter içinde kaldım… Ne bileyim, meğerse direksiyondan otomatikmiş.

İtalya’da nişan olayınız var bir de…

Bir arkadaşımın düğününde, sanırım tam hatırlamıyorum, 1952 Sinema Güzeli Liliana Cardinale ile tanıştım. Arkadaş olduk ve sonra nişanlandık. Bir gün babası beni yemeğe davet etti. Tanışacağız… Hemen gittim. Babasıyla tanıştık. Muhabbet ediyoruz, kızı için benden iki şey istedi. Birincisi; tabusu kızı üzerine olacak bir kafe açacakmışım. El Turco isminde. O dönemde de kafeler iyi para kazandırıyor. Tamam dedim. Sıra ikinci isteğe geldi: “Katolik olacaksın”. Eyvah, nasıl olayım! Annem zaten 5 vakit namazında…  Olmadı, ayrıldık.

O dönemde Türkiye’den İtalya’ya giden topçular kısa süre sonra Türkiye’ye geri dönüyor. Lefter, Şükrü Gülesin, siz. Genel bir sebebi var mı?

İtalya’da yabancı kuralı üçten ikiye indi. O nedenle ülkede az yabancı kalıyordu.

Başka bir ülkede oynamayı, başka Avrupa kulübüne gitmeyi hiç düşünmediniz mi?

Mesela bu yabancı kuralından sonra Palermo beni Barselona’ya satmak istedi. Menajerimle Barselona’ya gittik. Başkanla görüşeceğiz, ama o günlerde talihsiz bir olay olmuş ve başkanın ayağı kırılmış. Görüşemeden döndük geri. Bir süre sonra da Palermo bedavaya bonservisimi bana verdi zaten. Sonra Paris’e gittim. Paris takımıyla iki antrenmana çıktım. Oradan Nantes’a geçtim, bir hafta onlarla antrenmana çıktım. Cevap bekliyorum takımlardan. Neyse otelime döndüm. Bir de baktım Abdi İpekçi. O gün beni Galatasaray’a dönmeye ikna ettiler.

İtalya’da oynarken Milli Takım için Türkiye’ye gelebiliyor muydunuz?

Hayır, maalesef. Bir Almanya maçı için bizi çağırdılar. Şükrü’ye kulübü Lazio izin verdi ama benimki müsaade etmedi.

1954 Dünya Kupası Elemeleri’nde kadroda vardınız. Daha doğrusu ilk İspanya maçında vardınız ama diğer iki maçta yoktunuz. İlk maçtan sonra niye bıraktınız? Tam da Dünya Kupası’nın son düzlüğünde… Üstelik bir öncesine gidemememin burukluğunu üzerinizden atma fırsatınız vardı.

O zaman Sandro Puppo antrenördü. İspanya’daki maçta santra haf oynamak istedim ama beni sağ bek oynattı. Santra hafta Ali İhsan’ı oynattı. İyi topçuydu ama fiziği zayıftı. Ayrıca o maçta benim takım kaptanı olmam lazımdı. Ama yapmadılar. Ona da sinirlendim. Bırakıyorum dedim.

İspanya maçı sonrası A Milli formayı bıraktığınıza üzüldünüz mü?

Evet, çok üzüldüm. Ama sonrasında oynasaydım başarılı olur muydum, bilmiyorum.

İlk maçın 4-1 sona ermesinin bırakmanızda bir etkisi var mıydı?

Hayır, onu düşünmedim. Ben 13. maçımı oynadım ve hiç milli takımın dışında kalmadım. Ama Müjdat’ın (Yetkiner) kaptan olması ağrıma gitti. Sandro Puppo bana “Deli misin?” dedi. Hayır, akıllıyım. Her şeyi en tepede bırakmak lazım. Aşağı düştükten sonra bırakmanın manası olmaz.

Kupaya gidip takip etmeyi düşündünüz mü?

Hayır, zaten o dönem evlilikle ilgili işlerim vardı.

Önümüzdeki Dünya Kupası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dünya Kupası benim için büyük bir sürpriz. Dünyadaki takımların hiçbiri kendileri değiller. İngiliz takımlarında İngiliz oyuncu yok. Para işin içine girince organizasyon bozuluyor. Mesela İtalya ve Almanya şunu yapar diyemem. Tüm oyuncular ayrı yerlerden geliyorlar, sistemi oturtmak zaman alır. Bu Dünya Kupası’nda Belçika sürpriz yapabilir. Hiç aklımın ucundan geçmezdi ama çeyrek final ya da yarı final oynayabilirler.

Peki ya Bosna Hersek?

Açıkçası çok takip etmedim ama sürpriz yapabileceklerini sanmıyorum. Şampiyonluk için Brezilya’yı önde görüyorum.

Brezilya orta sahası her zaman çok tekniktir şu an en iyi savunmalardan birinin de onlarda olduğu söylenebilir.

Evet ama bir hoca için de orta saha kurulması en zor mevkiidir. Orta saha pres yapacak, golü hazırlayacak. Sorarım size ceza sahasında kaç dakika top tutabilirsiniz? Buna karşın oyunun büyük kısmı orta sahada geçer. Yakın tarihte takımlar santraforsuz oynayacaklar, şu an bile öyle olduğu söylenebilir.

Sizden son olarak beraber oynadığınız en iyi oyunculardan bir 11 kurmanızı istesek?

Kaleye Cihat Arman’ı koyarım. Sağ bekte Palermo’da benimle birlikte oynayan Gino Giaroli, birbirimizi çok severdik. Sol bekte yine Palermo’dan Mario Boldi. Santrahafta Santamaria. Milan’dan aldığımız Benigno De Grandi, çok iyi bir haftı. Sol hafta İtalya Milli Takımı’nda da oynayan Aredio Gimona. Danimarkalı Helge Bronee’yi sayabilirim. Milan’da oynayan Renzo Burini. Hücum olarak ise Milanlı Gunnar Nordahl ve Beşiktaşlı Kemal Gülçelik. Özellikle Kemal tam bir belaydı. (Gülerek) Tabii insan güzel futbolcu hep yanında oynasın istiyor.

Bu hoş sohbet ve ev sahipliği için çok teşekkürler…

PaylaşShare on Facebook0Share on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePin on Pinterest0Share on Tumblr0Print this page
22. SayıBülent EkenDünya Kupası Hazırlıkları Özel SayısıTopraksaha Özel Röportaj
Share Tweet

Toprak Saha

Eski Sayılardan

  • RÖPORTAJ

    Beyefendi

    Mayıs 2020
  • RÖPORTAJ

    “Milan Harika Bir Geleneğe Sahip Ama…”

    Mayıs 2020
  • RÖPORTAJ

    “De Kuip Benim Hayatım!”

    Mayıs 2020

REKLAM

REKLAM

ESKİ SAYILAR

TAKVİM-İ MAZİ

TAKVİM-İ MAZİ

@topraksaha_net

  • Şuan için bu twitter hesabının RSS beslemesi yüklenemez durumda.

Twitter'da @topraksaha_net Takip Et.

  • Anasayfa
  • İletişim

Toprak Saha © 2017. Tüm Hakları Saklıdır.