-Bir Sezgin RIZAOĞLU yazısı-
Dünya Kupası finallerinde bir takım kaybeder, bir takım kazanır. Peki kaybedenler cidden kaybeder mi? Gelin, bir antrenörün, küçük bir çocuğa öğütlerine kulak verelim…
Hakem bitiş düdüğünü çalar. Bir tarafta sevinç çığlıkları, diğer tarafta ise hüzün… 12 yaş altı bölge şampiyonası final maçı… Yeşil çubuklu formalarıyla çocuklar üzgün. Aralarından biri gözyaşlarını tutamıyor. Hocası onu teselli etmek için yanına gidiyor.
“Niye ağlıyorsun oğlum!”
Ufaklığın dudakları arasından sözcükler zar zor akıyor.
“Kazanmamız lazımdı hocam… O kadar da gol attım ama olmadı… Kaybettik!”
Hoca hemen devreye giriyor.
“Kazanmak neden önemli? İyi oyun çıkardınız işte. Bir dahakine artık.”
Küçük ise devame diyor.
“Hocam, kazanmadan olmuyor. Kazanmayanı kimse hatırlamıyor. Niye kaybedelim ki? Ben kaybeden olmak istemiyorum”
Hoca şaşırıyor biraz. Küçük çocuğun hırslı olduğunu biliyordu ama bu kadar da beklemiyordu.
“Bazen maçı galip bitirmek yetmez, kazanmak için. Bazen kaybetme de kazanmaktır. Gel sana Dünya Kupası’nın kaybedenlerini ama aslında kazananlarını anlatayım. Malum önümüzdeki günlerde de final var… Kimi destekliyorsun bakalım? “
“Tabi ki Özil’i hocam. Şey… Almanya’yı.”
“Ben de Arjantin’i tutuyorum. Bakalım kim kazanacak? Arjantin’in ilk Dünya Kupası’nın kaybedeni olduğunu biliyor muydun?”
Küçük, hayır anlamında başını sallar.
“Ilk kupa çok yıllar önce yani 1930’da küçük bir Güney Amerika ülkesinde, Uruguay’da düzenleniyor. Uruguay o zamanlar çok iyi. Finalde Arjantin ile karşılaşıyor başketlerinde. Tabi evsahibi 4-2 yeniyor ve ilk Dünya Kupası’nın kazanını oluyor. Ya kaybeden takım? Yani Arjantin ne kazanıyor? Hiçbir şey? Unutulup gidiyorlar. Dediğim gibi çoğu insan onların ilk finalde yer aldığını bile bilmiyor.”
“Gördünüz mü Hocam?“
“Dur bakalım acele etme, bu hikayenin daha başlangıcı. Ilk turnuva, tabi ki kazanan hatırlanacak. Gelelim üçüncü Dünya Kupası’na, bu arada ikincisini İtalya kazanıyor. Finalde kimi yeniyor, inan hatırlamıyorum.”
Küçük çocuk buruk bir tebessüm atar.
1938’de Fransa’da düzenleniyor, 3. Dünya Kupası. Kupa öncesinde son şampiyon İtalya’nın teknik direktörü Pazzo bir mektup alıyor, Mektubu gönderen İtalya diktatörü Benuto Mussolini. Sert bir adam kendisi. Mussolini’nin metubunda şu ifadeler yer alıyor; “Kazan ya da öl”
Birden küçük çocuğun gözleri açılıyor.
İşte o sözün gölgesinde çıkıyorlar Macaristan karşısında İtalyanlar. O korkuyla mı bilinmez ama İtalya takımı iyi oynuyor ve ilk yarıyı 3-1, maçı da 4-2 kazanıyor. Macarlar o gün kaybediyor ama aslında bilmeden de olsa rakibinin hayatını kurtarıyor. Sorarım sana bundan büyük kazanmak mı olur?
“Gelelim 1950’ye… O turnuvanın kaybedeni kim biliyor musun? Brezilya… Hem de kendi evinde…. “
Küçük çocuk geçen gün oynanan Almanya-Brezilya maçını hatırlarcasına küçük bir tebessüm atıyor hocasına. Hoca ise anlatmaya devam ediyor: “Sambacılar finalde, ünlü Maracana Stadı’nda Uruguay’a 2-1 yeniliyorlar.
Brezilya’nın kaybettiği bu final hâlâ her Brezilyalı’nın içinde uhdedir. Bu kaybetmeye bir isim bile verirler: “Maracanazo”. Bir Rio de Janeiro gazetesi, milli travmayı o maçta Brezilya’nın giydiği beyaz formalara bağlıyor ve onların “moral sembolizmden yoksun” ve uğursuz olduğunu yazıyor.Brezilya Futbol Federasyonu hemen duruma müdahale etmeye karar veriyor ve 1954 Dünya Kupası‘nda giyilecek formalar için bir tasarım yarışması açılıyor. Dünyanın belki de en tanınan o futbol forması var ya? Hangi sarı Brezilya milli takımının forması… İşte böyle bir kaybedişle ortaya çıkıyor. Sonrası mağlum, Brezilya fırtına gibi esiyorlar. 1958, 1962… Toplamda 5 kez dünya şampiyonu oluyorlar.
Dört yıl sonra… Bu sefer kupa İsviçre’de düzenleniyor. Finalde o dönemin altın takımı Macaristan, rakibi ise Batı Almanya. O zamanlar Almanya Batı ve Doğu olarak ikiye ayrılıyor. Bir de grup maçlarında daha önce karşılaşıyorlar zaten; Macaristan 8-2 gibi bir skorla Batı Almanya’yı mağlup ediyor. O zaman herkes Puşkaş ve arkadaşlarını destekliyor. Neyse, Macarlar favori oldukları final maçını maalesef 3-2 kaybediyorlar. Üstelik 2-0 öne geçtikleri maçı. Almanlar kazanıyor kazanmasına ama o Macar takımı hala konuşuluyor. Sence o turnuvanın esas galibi kim?
Bazen de kazananlar aslında kaybeder. Bak düşün şimdi, İngilizler’in dünya futbolunda sözü geçiyor mu? Takım bazında tamam ama milli takım olarak? Geçmiyor… Neden? Çünkü tarihte ulaştıkları tek şampiyonlukla, onun hatırasıyla hala yaşıyorlar. 1966 Dünya Şampiyonluğu. Hele o gol yok mu, o son dakikadaki gol. Maç 2-2’yken uzatmalarda İngiliz Hurst’un vuruşunda top önce üst direğe ardından çizgiye çarpıyor, o noktada yetişen Alman savunma oyuncusu Held topu kornere gönderiyor. Ama o da ne, Sovyet yan hakem Bajramov, bir anlık tereddüdün ardından Alman kaleci Tilkowski’nin ve Alman futbolcuların şaşkın bakışları arasında orta sahaya koşarak golü işaret ediyor 3-2. Zaten sonra İngilizler bir gold aha atıyor ve 4-2 yapıyor. Kraliçenin elinden alıyor kupayı. Kupayı kazanıyorlar kazanmasına ama o tarihten bugüne bir başarıları yok neredeyse. Dediğim gibi bazen kazanmak, aslında kaybetmektir.
Hollanda takımı Ajax, 60’lı yılların sonu 70’li yılların başında Avrupa’yı kasıp kavuruyor. Eee o dönemde, Ajax’lı oyuncuların iskeletini oluşturduğu Hollanda’nın da fırtına gibi esmesi de normal. Portakallar, icat ettikleri Total Futbol’la önüne geleni deviriyor. Grup maçlarında Hollanda; Bulgaristan ve Uruguay’ı yeniyor, İsveç ile berabere kalıyor. İkinci gruplarda ise çok kuvvetli takımlarla karşı karşıya kalıyor. Rakipler Arjantin, Doğu Almanya ve Brezilya… Grup zorlu olsa da Hollanda ilk maçında Arjantin’I 4-0 gibi farklı bir skorla geçer. Final maçı çok büyük çekişmeye sahne oluyor. Müthiş Hollanda maça fırtına gibi giriyor ve daha ikinci dakikada Cruyff’un müthiş driplingine engel olmak isteyen Uli Höeness, onu yere indiriyor. Karar penaltı. Fazla gerilmeden vurduğu şutlarla ünlenen Neeskens topun başına geçiyor ve golü kaydediyor. Bu dakikadan sonra Batı Almanya oyuna denge getirmeye çalışsa da Hollanda daha iyi oynuyor. Zaman zaman tehlikeli olan Batı Almanya ataklarından birinde Bernd Hölzenbein düşürülüyor ve hakemin kararı yine penaltı. Breitner penaltıyı gole çeviriyor. 1-1… İlk yarının son anlarına gelininceye kadar Hollanda daha iyi oynanayan taraf. Gol pozisyonları deniyor, tempolu oynuyor ve taraftarları coşturuyor. Ama 43. dakikada ceza sahasına gönderilen topu Gerd Müller öyle güzel kontrol ediyor ve vuruşunu yapıyor ki görsen inanamazsın. Almanlar 2-1 öne geçiyor. Ve maç bu skorla bitiyor.
O günün Batı Almanya’sı elbette kuvvetli bir takım fakat gönülleri fetheden o yılın Hollanda’sıydı. Hemen hemen tüm otoritelerin paylaştığı bir görüş Hollanda’nın, Batı Almanya’dan daha iyi olduğuydu. Total Futbol’un rüzgârı esmiş ve her gönlü zapt etmişti. Biliyor musun o takım, kimilerine göre tüm zamanların ne iyi 3.takımı. 1978’de de aynı şey oluyor. Bu sefer Hollanda finalde evsahibi Arjantin’e kaybediyor. Ne yazık ki, futbolu sevdirecek kadar güzel oynayan Hollanda her iki finalde de ev sahibi ülkelerin takımlarına kaybediyor. Hani diyorsun ya; “Futbolda önemli olan sonuçtur. Tarihe kazanan geçer, kaybeden unutulur” Ama biz 1974 şampiyonu Almanya ve 1978 kupasını kazanan Ajantin yerine, o dönemin Hollanda’sını hatırlıyoruz daha çok.
Mesela 1982 Dünya Kupası’na bakalım. Tele Santana yönetimindeki Brezilya 1982’de Joga Bonita (Güzel oyun) anlayışıyla gönülleri fethediyor. Falcao, Socaretes ve Zico’nun önderliğindeki takım birçok otoriteye göre gelmiş geçmiş en iyi takımlardan biri. Buna karşın 1982 Brezilya takımı sürpriz bir şekilde Dünya Kupası’na ulaşamıyor. Oysa ilk grubu rahat geçiyorlar. İkinci turda 3 takımlı bir grup kuruluyor. Brezilya ilk grup maçında Maradona’lı son şampiyon Arjantin’i 3-1 yeniyor. Sıra İtalya’ya geliyor. Rossi attıyor, Socrates cevap veriyor… Rossi atıyor, Falcao cevap veriyor…. Rossi bir daha atıyor. Bu sefer cevap gelmiyor. İtalya, Brezilya’yı yıkıyor. Oysa takım tek mağlubiyetle ayrılıyor turnuvadan. Anılarda kalmak sadece kazanmakla olmuyor. Birçok kişi için bir çok şampiyon Brezilya’dan daha değerli bu takım. Aynen 1974 Hollanda’sının Brezilya 1970’in ardından gelmiş geçmiş en iyi takım olarak değerlendirilmesi gibi.
94’te Kupa Amerika’da düzenleniyor. İtalyanlar’ın Roberto Baggio adında muazzam bir oyuncusu var. Tüm turnuva boyunca İtalya’yı sırtlıyor. Mavileri finale taşıyor. Rakip Brezilya. Maç penaltılar kalıyor ve İtalya kaybediyor. Roberto Baggio’nun o gün Brezilya karşısında kaçırdığı penaltı ise yıllardır konuşuluyor. Mağlubiyetin tek suçlusu o gibi gösteriliyor ülkesinde, oysa dünyanın geri kalanında muazzam bir destek oluyor ona. Gözyaşlarına ortak oluyor herkes. Kime sorsan o maçın gerçek kazananı kaybetse de Roberto Baggio der sana.”













