“Ondan bize bir emanet var. O emanete en iyi şekilde sahip çıkmalıyız. Bu formayı giydiğim sürece, bu formaya sahip çıkacağıma ve her zaman elimden gelenin en iyisini yapacağıma ona söz vermiştim. Kendime söz verdiğim gibi. Bu formaya sonuna kadar ben kendi adıma sahip çıkacağım ve sahip çıkılmasını sağlayacağım. Bende bu forma için gerekli azim ve inanç sonuna kadar var.” diyordu Alex de Souza, Lefter’in cenaze töreninden sonra ona uzatılan bir mikrofona. Aylar sonra, ondan ‘Çubuklu’sunu bırakmasını isteyeceklerini bilmeden.
Yaşlanan, yıllanan yıldız futbolcu için zordur, giydiği formayı bırakmak. Hele ki o yıldız oyuncu, o formayı emanet derecesinde sahiplendiyse daha da zordur ayrılık. Genellikle kabul etmez bünye. İşte o zaman yıldız oyuncu tepkisini sadece topra vurarak değil, dışa vurarak gösterir. Bazen tüm bir gazete sayfasıyla ifade eder isyanını, bazen sadece 140 karakterle.
Oysa futbolseverlerin kimisi ondan, tepkisini sadece ayaklarıyla ifade etmesini ister, ona ayrılan kısıtlı zamanda. Doğru ya; Real Madrid’li Santillana öyle yapmamış mıydı? Kimisi ise onun gibi kabullenmez kenarda durmayı. Bir diğer Real Madrid efsanesi Raul gibi. Başka topraklarda, başka takımlarda devam eder, yaşlanmadığını gösterme çabasına.
Yıldız topçular arasında kenara çekilmeye, yedek kalmaya ağır tepki veren de vardır: Alex’in kıtadaşı Apdon Porte gibi. Bilmeyenler için kısaca anlatayım, sevinç nidalarıyla başlayan hüzünle biten hikayesini:
Uruguay’lıdır Apdon Porte. 1900’lü yılların başında Nacional formasıyla başarıdan başarıya koşan bir efsanedir. Oynadığı futbolla aynı zamanda Uruguay Milli Takımı’nın da vazgeçilmezi olur. Taraftarlar adeta tapıyordur ona. Gün geldir, sönük bir performans sergiler. Artık, takım başarısız sonuçlar aldığı her maçtan sonra taraftarlar onu günah keçisi olarak görür. Zamanla takımdaki yerini kaybeder. Yedek kulübesinin müdavimi olur. Kabullenemez bunu Porte. Bir gece tekrar yeşil sahaya ayak basar bu sefer tribünler sessiz, stadyum ise karanlıktır. Elindeki silahı alnına götürür. Tetiğe basar ve son verir hayatına, onu yıldız yapan çimlerde.
Bir de bu topraklardan bir hikaye vardır. Üstelik Alex’in takımından, bizzat ona formayı emanet edenin hikayesi… Apdon Porte’nin gibi hüzünlü değildir hikaye ama örnek olabilir bir çok futbolcuya.
1963-64 sezonun başlamasına az kalmıştır. Fenerbahçe harıl harıl yeni sezona hazırlanmaktadır. Lefter antremandan çıkar. Biraz yorgundur. Eee yıllar artık yük olmaya başlamıştır. Bir gazeteci yaklaşır yanına. Lefter ile ayaküstü sohbete başlar. Gelin, geri kalanını o gazetecinin bizzat ağzısından dinleyelim:
Lefter kağıdı, kalemi eline aldı. “Yıllardan beri ilk defa Fenerbahçe’nin full kadrosu (ilk 11’i) Lefter’siz olacak” dedi. Kadroyu yazdı.
– Pekiyi, Sen nerdesin? dedim.
Dudak büktü Lefter.
– ‘Sen’ diye eski Lefter’i kasdediyorsun. Şimdiki ben, o muyum? Yani eski Lefter miyim?
Türk futbolunun 39 yaşındaki ustası, en çok milli olan Türk futbolcusu, Fenerbahçe’nin 1 Temmuz’dan beri kurmaya çalıştığı dev kadrosunda kendine yer vermiyordu.
“Artık eski Lefter değilim” diye ısrar etti ve yeni Fenerbahçe hakkındaki düşüncelerini sıraladı: “Kulübümüz bu sene hakikaten büyük transferler yaptı. Sarı-lacivertli formayı giyecek arkadaşları gönülden tebrik etmek isterim. Bir takımın, hele bizdeki gibi çok ağır yüklü olan bir sezonu dipdiri çıkarabilmesi için, her şeyden evvel kuvvetli oyuncular ve geniş bir kadroya sahip olması gerekir. Şenol, Ali İhsan, Birol, Aydın, Ogün sevdiğim, fıutbolculuklarını takdir ettiğim çocuklardır. Fenerbahçe bu isimlerle büyük bir kadro olarak sezona girecek. Ne kadar çok adamın olursa o kadar rahat edersin. Yeni transferleri Fenerbahçe’ye hayırlı olsun derim.
– Sen bu takımda oynamak istemez misin?
– Henüz futbolu bırakıyorum demedim. Elbette bana da bir hizmet düşecektir. Size bir şey söyleyeyim mi? Çağırırlarsa arada bir de olsa hep beraber eski Lefter’I hatırlatırız gibime geliyor.”
Öyle de olur. Sezona Fenerbahçe’de başlayan Lefter, takımda arasıra oynamaktadır. Devre arası Yunanistan’ın Egaleo takımından ciddi bir antrönörlük teklifi alır ve gider. Birkaç ay sonra ise 15 günlük bir izin döneminde, çok özlediği Büyükada’ya tatile gelir. Bu sırada Fenerbahçe’nin Beşiktaş’la giriştiği bir şampiyonluk mücadelesi vardır. Yarışta artık son 5 maçtır ve hepsi de o dönemin dişli takımlarıyladır. Ortada büyük bir problem vardır! Fenerbahçe’nin hücum hattın ın önemli bir bölümü ya sakattır ya da ağır hasta. Akıllara bir soru gelir: “15 gün izinle gelen Lefter’den istifade edilemez mi?”
Hemen adadaki Lefter aranır. İki gün sonraki maça çıkıp çıkamayacağı sorulur. Aylardır topa vurmayan Lefter, hiç düşünmeden teklifi kabul eder. ‘Fenerbahçesi’nin ona ihtiyacı vardır çünkü. Lefter çıkar sahneye, onun harika oyunuyla Fenerbahçe önce İstanbulspor’u yener, sonra da Beykoz ve PTT’yi. Galatasaray’la berabere kalınsa da, Altay karşısında alınan galibiyet şampiyonluğu getirir. Lefter belki az katkı sağlar ama öz sağlar.
Belki de Alex’e düşen: kendisine söz verdiği gibi formasına sonuna kadar sahip çıkmaktı. Apdon Porte gibi oyuna olan tutkusuna bağlı olmak ama Lefter’den aldığı forma pasını Lefter gibi vurarak gol yapmaktı. Sonra da bu golü tribünlerle kutlamaktı. Olmadı, izin vermedi hayat. Lefter’in değil Raul’un yolunu seçti, mecbur kalarak. Kısacası bir yıldız kaydı Türk futbolunun üzerinden…
NOT: Bu yazı için kullanılan görsel şuradaki linkten alınmıştır. Çalışmayı yapan kişinin eline ve emeğine sağlık.













