Bir sonbahar günü ilk seferini yaptı ‘Şark Ekspresi’, yabancıların değimiyle ‘Orient-Express’. 4 Ekim 1883 tarihinde Paris’ten çıktı ilk yolculuğuna. Son durak, önceleri Viyana’ydı sonra İstanbul oldu. Amaç, tren yoluyla Avrupa’nın batı ve doğusunu (ve Osmanlı’yı) birbirine bağlamak, batıdaki özgürlük, milliyetçilik gibi yeni akımları doğuya taşımaktı. Ekspres, bu amacını 1977 yılına kadar da gerçekleşti. İlk seferlerinde Fransız, Alman, Avusturyalı ve Osmanlı asıllı diplomatları, memurları ve entelektüelleri taşıtı. Hatta yeri geldi, kralların treni bile oldu. Belçika, Bulgaristan ve Romanya kralları yolculuk için bu treni kullandı. Ünlü, aydın ve asil yolcular zamanla yerini casuslara, 90’lı yılların ortasındaysa Avrupa’ya göç eden işçi sınıfına bıraktı. Üstelik kim bilir, Orta ve Doğu Avrupa’dan kaç futbol takımı Avrupa maçları için deplasmana bu trenle gitmişti. Kaç kulüp yöneticisi yeni transfer edeceği futbolcusunu ilk defa izlemeğe gitmek için bu treni kullanmıştı.
Paris-İstanbul yolculuğu boyunca birçok durakta durur Şark Ekspresi. Bu duraklardan biri de Budapeşte’dir: Bir döneme futboluyla damga vuran Macaristan’ın ünlü başkenti.
Macaristan 1950’lilerde futbolda ‘Arany c sapat’ yani ‘Altın Takım’dı. Puşkaş’lı, Bozsik’li, Hidegkuti’li, Kocsis’li, Czbor’lu ve Grosics’li o kadro tam anlamıyla yenilmez armadaydı. O dönemde İngilizler’e, Almanlar’a 6-7 atan Altın Takım ender yenilgilerinden birini bizden aldı (3-1). Bir diğer beklenmedik yenilgi ise 1954 Dünya Kupası finalinde geldi.
Oysa İsviçre’de düzenlenen ve Türkiye’nin de ilk kez katıldığı 1954 Dünya Kupası’na Macar takımı iyi başlamıştı. Grup maçlarında önce Güney Kore’yi 9-0 yendi. Ardından, Batı Almanya’yı 8-3 gibi farklı bir sonuçla bozguna uğrattı. Puşkaşlı takım, turnuvanın rakipsiz favorisiydi. Final günü geldi çattı. 4 Temmuz günü Bern’deki Wankdorf Stadyumu tıklım tıklım doluydu. Yağmur yağmasına rağmen 64 binden fazla seyirci 28 maçtır yenilmeyen ve finale gelene kadar turnuvada 24 gol atan ‘Macaristan’ı Batı Almanya karşısında izlemek için tribünde yerini almıştı. Hatta kupaya adını veren Jules Rimet bile şeref tribündeydi.
İngiliz hakem Ling’in düdüğüyle birlikte maç başladı. Macarlar, yağan yağmura eşlik edercesine ilk saniyeden itibaren Batı Almanya kalesine akın üstüne akın yaptı. Dakikalar 6’yı göstediğinde Kocsis, Puşkaş’a güzel bir pas verdi. Puşkaş sakatlığına aldırış etmeden – öyle ya arkadaşlarını ve ülkesini yalnız bırakmamak için maça sakat sakat çıkmıştı- fırtına gibi ceza sahasına daldı. Karşısında duvar gibi duran Alman kaleci Liebrich’ten sıyrıldı ve topu ağlara gönderdi (1-0). Sanki o an Puşkaş sadece topu ağlara göndermiyor, ülkesine de mutluluk gönderiyordu. Bu golden sonra da Macar akınları durmadı. Tam 3 dakika sonra, Alman ceza sahasına bir top atıldı. Kaleciden önce topa yetişip yana kayarak topa vuran Czibor skoru 2-0’a getirdi. O an tribündekiler acaba yine mi fark geliyor dercesine birbire bakıyordu. Yalnız hesaba katmadıkları iki şey vardı: Birincisi ‘mucize’, ikincisi ise bir strateji ustası olan Batı Almanya antrenörü ‘Sepp Herberger’di. Kurt hoca grup maçlarında 6 as oyuncusunu Macaristan karşısında saklamış ama finalde onlara karşı sahaya sürmüştü.
Maçın Macar galibiyetiyle biteceği düşünülmeye başlanılmışken Alman mucizesi devreye girdi. Golden 1 dakika sonra Almanlar, Morlock’la farkı bire indirdi. Ardından her şey tersine döndü. Bu sefer Alman atakları yağmura eşlik etti ve Rahn’ın ayağından ikinci gol geldi. İlk yarı beklenenin tersine 2-2 berabere tamamlanıyordu.
İkinci yarıya hırslı başlayan Macarlar, yine Almanları bunaltmaya başladı. Önce Hidegkuti’nin ardından Kocsis’in şutu direkte patladı. Sonra Czibor’un bir şutunu Alman defans oyuncusu Kohlmeyer çizgiden çıkardı ve ardından kaleci Turek yaptığı kritik kurtarışlarla Macarlar’a geçit vermedi. Zaman akıp gitti. Golü atanın kupayı kazanacağı dakikalara girildi. Ve goool… Maçın bitmesine 6 dakika kala Alman sağ açık Rahn, takımını 3-2 öne geçirdi. Şaşkına uğrayan Macarlar hemen toparlanıp santrayla birlikte hızla atağa kalktı. Puşkas’ın ayağından bir gol buldular. Ama o da ne! Hakem düdüğünü çalıyor ama santrayı göstermiyordu. Onun yerine iki kolunu ‘hayır’ dercesine havada sallayarak ‘ofsayt’ı gösteriyordu. Gol geçersizdi. Bu karar, aynı zamanda kupanın Batı Almanya’ya gittiğinin de habercisiydi. Birkaç dakika sonra çalarn bitiş düdüğüyle birlikte Almanlar dışında stadyumda herkes şaşkındı.
Dünya Kupası finalindeki bu sonuç, dünyada da büyük yankı buldu. Macaristan’da ise acı bir hayal kırıklığı vardı. O kadar ki, Sosyalist hükümet hemen devreye girdi, takıma sahip çıktı. Futbolcuları halkın öfkesinden korumak için, ülkeye dönüşte “mağlup takımı” taşıyan trenin rotasını değiştirdi. O gün, mağlubiyet treni Budapeşte yerine 70 kilometre uzaklığındaki Tata Banya’ya gitti. Bu çözüm bile Budapeşte’deki halkın öfkesini dindirmedi. Halk, soluğu tren garı yerine Macar Futbol Birliği binasının önünde aldı. Bu o güne kadar Sovyet yanlısı Macaristan’daki ilk protesto gösterisiydi. Zamanla halkın mağlubiyete olan tepkisi yerini ülke yönetiminin eleştirildiği politik bir gösteriye bıraktı. Bu o yıllarda kabul edilemezdi ve polis şiddet kullanarak gösteriyi dağıttı. Ardından yönetim de -halkın tepkisini dindirmek için- futbolcuları vatan hainliğiyle suçladı. Hatta takımın kalecisi Gyula Grosics ajanlık yaptığı suçlamasıyla yargılanarak hapis cezasına çarptırıldı. Tüm bunlara rağmen ilk kıvılcım çakılmıştı bir kere.
Nihayet, yine bir sonbahar gününde -yani 23 Ekim 1956’da- ‘devrim treni’ yeni istasyonunda durdu. O gün Budapeşte’de, Macar öğrencilerin kitlesel gösterileriyle devrim başladı. Polisin kalabalığa ateş açmasıyla gösteri bir anda toplumsal ayaklanmaya dönüştü. Sovyetler Birliği yanlısı hükümet düştü. Halk kazanmıştı kazanmasına ama bilmedikleri bir şey vardı: Zafer sadece 18 gün sürecekti. 4 Kasım’da Sovyet tanklarının Macar topraklarına girmesiyle devrim baharı sonlandı. Bu kanlı müdahaleden sonra birçok kişi yurtdışına kaçtı. O günlerde Macar futbolunun üç yıldızı Czibor, Kocsis ve Puskas, Atletiko Bilboa ile oynacakları Avrupa Kupası maçı için Honved takımıyla birlikte İspanya’daydı. Sovyetler Birliği’nin Budapeşte’ye askeri müdahalesinden sonra ülkeye geri dönmeme kararı aldılar. Aralarından sadece Bozsik ve bir kaç futbolcu geri döndü.
Macar halkının devrimden iki yıl önce 1954 Dünya Kupası finalinde yaşadığı o beklenmedik mağlubiyet ve sonrası o akşam gelen protesto, sadece 18 gün süren 1956 Devrimi’nin -belki de tam anlamıyla- lokomotifi değildi ama şurası kesin ki devrim denen o yolculuğun ilk durağıydı. Mağlubiyet treni devrime gitmişti.
Bu sonbahar gününde, Şark Ekspresi gibi zamanla tarih olan o altın Macaristan futboluna ve -siyasi görüşü ne olursa olsun- o devrimde ölenlere saygılarımla…













