-Bir Sezgin RIZAOĞLU yazısı-
Bir yabancı düşünün, misafir olduğu şehrin futboluna çok şey katmış. İşte küçük Kerem’in ödevi.
Kerem, İstanbul’un sayılı okullarından birine gidiyordu. Daha 8. sınıftı. Okulu genellikle sevmezdi ama tarih dersine bayılırdı. O eski hikâyeler içinde dolaşmayı, yeni şeylerle tanışmayı çok seviyordu. Her ne kadar tarih öğretmenini sevmese de, her seferinde yine de onu pür dikkat dinliyordu. Küçük çocuğun bir diğer tutkusu da futboldu. Üç büyüklerden birini tutuyor, arasıra da babasıyla takımının maçlarına gidiyordu. Sadece maçları izlemiyor, futbol hakkında araştırmayı da seviyordu.
Okul açılıp, ilk ay atlatılmış ve nihayet Ekim’in ortalarına gelinmişti. Tarih öğretmeni, sınıfa İstanbul konulu bir ödev vermişti: ‘İstanbul tarihine emeği geçenlerden birini seçin ve onun hayatını yazın.‘ Kerem hiç düşünmeden, geçen hafta babasının ona hediye ettiği Osmanlı Melekleri kitabı aklına geldi. O kitapta tanıştığı “La Fontaine’i yazmalıyım” dedi. Öyle de yaptı. Gelin gerisini Kerem’in kaleminden dinleyelim:<
“1827 yılında İzmir limanına bir gemi yanaşır. Evet, biliyorum konumuz İstanbul! Zaten bu Fransız bandıralı bu gemi de İstanbul tarihini değiştirecek bir aileyi taşıyordur; La Fontaine ailesi. İzmir’e ayak basan aile, İngiliz Parlamentosu’nun özel izniyle İngiliz vatandaşlığına kabul edilir ve Osmanlı topraklarında Kral adına ticaret yapma hakkı elde eder. Zamanla İzmir’deki diğer köklü ailelerle sağlam ilişkiler kuran La Fontaine’ler, 1844 yılında İstanbul’a yerleşir. Buradaki işlerin büyümesiyle şirket, ortaklara emanet edilerek 1870’lerde tekrar İzmir’e dönülür. İzmir bıraktıkları İzmir değildir, bir garip oyun bu Ege şehrinin her yerini kaplamıştır. Oyunun adı, futboldur. 1870’ler, futbolun İzmir ve Selanik’te yani Osmanlı İmparatorluğu’nda yavaş yavaş oynandığı yıllardır artık. La Fontaine ailesinin yeni ferdi James de işte futbolun filizlendiği bu dönemde, 1881 yılında dünyaya gelir. James büyüğünce o da futbola sevdalanır, topun peşinden koşmaya başlar. Dönemin tanıklarına göre iyi de oynar, her seferinde şutunu çekmeden önce yemyeşil gözleriyle kaleyi yoklar.
1899 yılında babasının ölümünden sonra ailenin en büyük çocuğu olarak İstanbul’daki şirketin başına geçer James. İstanbul’a bu yolculuk, sadece aile şirketini değil İstanbul futbolunun da geleceğini değiştirecektir. Çoğu kaynakta futbolun İstanbul’a James La Fontaine ile geldiği yazılsa da Mehmet Yüce’nin Osmanlı Melekleri kitabında, o daha hayatta değilken bile İstanbul’da futbol oynandığı kanıtlarıyla anlatılır. Her ne kadar futbol, İstanbul’a James ile gelmese de, İngiliz adamın teşkilatçılığı başta İstanbul futbolu olmak üzere ülke futbolunun şekillenmesine öncü olmuştur. Öyle ki 1899 yılında İstanbul’a gelmeden önce İzmir’deki Rum ve Ermeni kulüpleri arasında lig usulü maçlar yapılmasını bile organize etmiştir.
İstanbul’da futbolun yaygınlaşmasına canla başla çalışan James, bir tüccardı. Diğer İngilizler’le birlikte Moda’da yaşardı. Bir taraftan Bahçekapı’daki bürosunda işlerini yürütür, diğer taraftan ise Nişantaşı’ndaki İngilizlerin gittiği High School’da ders verirdi. Hatta İngilizler arasında o kadar sözü geçen biriydi ki; adeta İngiliz cemaatinin başıydı.
Türkiye Futbol Federasyonu tarafından yayınlanan Türk Futbol Tarihi 1. cildinde James La Fontaine, kendi kelimeleriyle o günleri şöyle anlatıyordu: “Biz üç beş İngiliz, Moda çayırında bu işe başladık. İki takım kuracak sayıda olmadığımız için hem canımız sıkılıyor hem de Türk gençlerini teşvik etmekten korkuyorduk. Çünkü o zamanki yönetim her şeyden şüphelenir ve üç-beş Türk’ün bir araya gelmesini istemezdi…”.
James La Fontaine’nin deyindiği gibi ülkenin içinde bulunduğu durum buydu. Bir yandan ailelerin taassup baskısı, bir yandan yönetim baskısı yüzünden Türk gençleri futboldan bir süre daha uzak kalacaklar ve Türkiye’de futbol bu dönemde İngilizler ile Rumlar tarafından oynanacaktır.
O dönemde James’in birlikte futbol oynadığı isimler arasında Whittal ve Armitage gibi dönemin ünlü İngiliz ailelerinden önemli kişiler de vardır. Önce ticarette, sonra toprak sahalarda başlayan bu birliktelik İstanbul’da yeni bir organizasyonun doğuşuna da vesile olacaktır. O yıllarda İstanbul’da futbol takımlarının birden hızla artması, James La Fontaine’i yeni bir girişime iter. Yakın arkadaşı Henry Pears ile birlikte İstanbul’da bir futbol ligi kurmak üzere kolları sıvarlar. Bu arada toprak sahalardan arkadaşı Horace Armitage de devreye girerek, İngiltere’den kazanan takıma verilmek üzere değerli bir şilt getirilmesini sağlar. Böylece La Fontaine’in çabalarıyla ‘Costantinople Football Ligue’ yani ‘İstanbul Futbol Ligi’, 1904 yılında Imogene, Moda, Kadıköy ve Elpis takımlarının katılımıyla başlar. Ligi de La Fontaine, Bay Pears ve dönemin gayrimüslim tüccarlarından Vani Vasilyadi finanse eder. Tek devreli lig usulüyle oynanan maçlar sonunda, İstanbul’daki İngiliz gemisi Imogene’nin futbol takımı ilk ligin şampiyonluğunu kazanır. La Fontaine, İzmir’den sonra İstanbul’da da ligin kurulmasına vesile olur ve futbolun tam anlamıyla yedi tepeli şehre yerleşmesini sağlar.
James o yıl sadece futbol liginin kurulmasına vesile olmaz, kendi de dünya evine girer ve Clara Keyser ile mutlu bir birlikteliğe adım atar. Evlendikten sonra da futbola olan ilgisini kaybetmez. Hatta uzun yıllar İstanbul Futbol Birliği’nin başkanlığını ve organize edilen maçların hakemliğini yapan La Fontaine’nin İstanbul’dan ne zaman ayrıldığına dair maalesef herhangi bir bilgi yoktur. Bir ihtimalle I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla diğer İngilizlerle birlikte ülkemizden ayrılmıştır. 1933 yılında vefat etmeden önce İstanbul’a gelip son bir kez daha maç izlemiş midir o da bilinmez ama şurası kesin ki İstanbul şehri ve İstanbul futbolu bu Fransız kökenli İngiliz centilmenine çok şey borçlu. Ama babamın da dediği gibi “Futbolda Vefa sadece eski bir futbol takımı ismi”! Sahi İstanbul’da onun adına neden bir stadyum yok, futbolla yatıp kalkan bizler neden onun adını yaşatmıyoruz. Sırf, yabancı olduğu için mi?”
Öğretmeni, Kerem’in ödevini dinlerken şaşır. Açıkçası böyle bir ödev beklemiyordu. Sınıfta yedi kişi Fatih Sultan Mehmet’i, dört kişi Ulubatlı Hasan’ı, birer kişi Cahit Sıtkı Tarancı ve Necip Fazıl Kısakürek’i ve ciddi sayıda öğrenci de şehrin eski belediye başkanlarını yazmıştı. Hatta çocuklardan biri de Ulan İstanbul dizisinin oyuncusu Sevtap Özaltun’u kaleme almıştı -Çocuk daha ödevin ilk cümlelerini okurken öğretmeninden büyük bir fırça yedi-.
Kerem ödevini okumasını bitirince, öğretmen hemen söze girdi: “Oğlum, sen bu ödevi hiç anlamamışsın. Bu şehre katkı yapan dedik! Sen bize La Fontaine’den masallar anlatıyorsun. Yarın yeni yazını masamda istiyorum, otur!”
Kerem yerine otururken kendi kendine söylenmeye başladı: “Bu şehrin, bu toplumun ödevi esas daha büyük!”













