
-Bir Sezgin RIZAOĞLU yazısı-
Biraz sonra okuyacaklarınız bir efsanenin bir diğer efsane isim için yaptığı yolcuğun kurgu hikayesi, gerçek bir yolculuğun iade-i seyahati…
Tabelada ‘Turkey: 330 km’ yazıyordu… Mercedes marka otomobil, arka koltuğundaki ünlü yolcusuyla son sürat yolda ilerliyordu… Radyoda ise Almanca bir şarkı çalıyordu.
Şarkıyı duyunca ünlü yolcunun yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. Eski yıllara gitti. Sahi bu 1982’de, Eurovision’da birinci olan şarkımız değil miydi? ‘Ein Bisschen Frieden’… Tam da dünyanın bu günlerde ihtiyacı olduğu gibi: ‘Biraz Barış’. Şarkıcı Nicole’un o 33’lük plağı aklına geldi yolcunun. Plağın kapağındaki o yeşil gözler ve bir dilim karpuz…
Ne yıldı ama diye içinden geçirdi. “O sene biz Dünya Kupası finalinde İtalya’ya elenmiş, Nicole ise Eurovision’da birinci olmuştu.. Ülkemiz adına o yarışmada ilk ve tek birinciliğimiz…”
“Efendim, benzinimiz bitmek üzere. İzninizle yol üstündeki ilk benzinciye uğrayacağım”
Franz Beckenbauer olur manasında başını salladı. Sonra aklına kat ettiği yol geldi: 1790 kilometre… 20 saattir yoldaydı… Ve bu sürede Avusturya, Macaristan, Romanya geçilmiş, Bulgaristan’ın ise yarısı kat edilmişti…
Aslında asistanı, yolculuğun daha kısa sürmesi için ona Sırbistan üzerinden gidilmesini önermişti ama Beckenbauer’in Sırbistan ile hoş anıları yoktu, Sırpların da onunla…
1998 yılında Bayern Münih’in başkanıyken, takımı Belgrad’da Şampiyonlar Ligi maçı için FK Obilic takımı ile karşılaşıyordu. O zaman başkan sıfatıyla, yardımcısı Rummenige ile maça gitmiş ama tribünlerde yerini almamıştı. Yugoslav takımını maddi ve manevi yönden destekleyen, Arkan diye tanınan ve mafya ile ilişkisi olan bir savaş suçlusuyla tribünde aynı ortamda bulunmak istemiyordu. Bu davranışı Sırplar arasında pek hoş karşılanmamıştı ama olsun o tepkisini koymuştu.
“Hayatta kötü insanlar olduğu gibi güzel insanlar da çok!” diye aklından geçirdi Franz. “İşte o güzel insanlardan biri için bu yolculuğu yapmalıyım. Tıpkı onun yaptığı gibi…”
Oysa 25 saat önce Bavyera’daki kır evindeydi. Telefonu çalmış, telefondaki ses ülkesinden binlerce kilometre uzaklıkta bir takımın efsane başkanının vefat ettiği haberini vermişti: “Beşiktaş’ın onursal başkanı Süleyman Seba ölmüş!”
“O güzel insan öldü” cümleleri çıktı İmparator’un dudaklarından… Ardından onunla anısı canlandı gözünde.
1997 yılında Türkiye Ligi ikincisi Beşiktaş ile aynı gruptaydı Bayern Münih. Az tanıdığı bir takımdı Beşiktaş… Başkanının ismini ise daha önce hiç duymamıştı. Gruptaki tüm takımın yöneticilerine yemek daveti verdiği gibi, Beşiktaş maçı öncesinde Süleyman Seba’nın onuruna da yemek verecekti. Kafile listesinde başkanlarının ismi yoktu ama yine de bu daveti rakip kulübe bildirmişti Bayernliler… Karşı taraftan biraz geç cevap gelmişti ama başkanın katılacağı bildirilmişti.
Maç haftası gelip çatmıştı. Nihayet yemek düzenlendiği akşam Beşiktaş’ın başkanı Süleyman Seba da masadaydı. Biraz yorgun gözüküyordu. Ona dönüp yolculuğunun nasıl geçtiğinin sorduğunda, aldığı cevapla şaşkınlığını gizleyememişti. Süleyman Seba’nın İstanbul’dan Münih’e karayolu ile geldiğini öğrenmişti. Ardından şaşkın bir ifadeyle “Bu yolculuğu nasıl yaptınız? Şaşırmamak elde değil” demişti. Seba ise “Ben 1985 yılından bu yana uçağa binmiyorum. Doğrusu korkuyorum.” diye cevaplamıştı.
O yemekte yaptığı konuşma dün gibi aklındaydı Beckenbauer’in. Aldığı cevaptan sonra o küçük yemek masasının başında ayağa kalkmış ve çevresindekilere “Şu an aramızda gerçek bir kahraman var” demişti. “Uçaktan korkuyor ve takımı için Türkiye’den buraya kara yoluyla geldi!”
Dönüş yolculuğunu aynı yolla yapacağını öğrenince iyice farkına varmıştı Franz; karşısında sıradan bir başkan yoktu, saygı duyulması geren bir adam vardı.
Ölüm haberini alınca “İşte bu adam için ben de aynısını yapmalıyım” demişti Franz. Hemen yakın dostu Şenes Erzik’i aramış ve ona cenaze töreninin ne zaman olacağını sormuştu. Şenes Erzik de 2 gün sonra deyince hiç düşünmeden cenazeye katılacağını söylemişti İmparator. İç sesi de eklemişti: “Bu yolculuğu onun anısına, onun yaptığı gibi karadan yapmalıyım”. Hemen asistanından bu yolculuğa hazırlanmasını istemişti.
Cama vuran bir rüzgar Franz’ı kendine getirdi. Arabanın içinde olduğunu fark etti. Sonra da yoldaki tabelalara baktı. Sınıra az kalmıştı. Benzin deposu da artık doluydu. Hiç durmadan İstanbul’a ulaşabilirlerdi. Efsane başkanın cenazesine…












