Kara Kartal’ın unutulmaz kaptanı Sanlı Sarıalioğlu’yla 15 yıllık Beşiktaş kariyerini, takım arkadaşlarını, antrenörlerini ve Beşiktaş’ı konuştuk. En iyisi biz susalım da Sanlı Kaptan’ın “Anılar 11”i alsın sahneyi.
1) 15 yaşında Beşiktaş’ın altyapısına girdim. Bir buçuk yıl altyapı, bir buçuk yıl da genç takımda oynadım. Genç takımdayken Şenol-Birol’un gitmesini Yusuf (Tunaoğlu) ile yakından takip ettik; “Hadi aslanlar, hadi koçlar, gidin artık!” diyerek. Onlar da Fenerbahçe’ye gitti. Hemen o yaz (1963) Yusuf’la beraber profesyonel olduk. Sonra Baba Hakkı’nın meşhur sözü geldi işte: “Birol’lar Şenol’lar gider, Yusuf’lar Sanlı’lar gelir!” Bu demeci gazetede okuduğumda, babamla birlikte Florya’daki High Life Plajı’ndaydım. Bir dönem futbol oynamamı istemeyen, peşime polis takan rahmetli babam, çevresindekilere gazeteyi göstererek: “Bakın, bu Sanlı benim oğlum, bakın!” diyordu. “Hey gidi peder hey!” dedim o zaman… Sonra babam da fanatik Beşiktaşlı oldu tabii. İlk A takıma alındığımızda Hakkı Yeten çağırdı beni, “öp elimi” dedi, öptük. “İmzala!” dedi, imzaladık. “5 bin lira alacaksın” dediler. “Ne kadar süre için?” diye sordum, dört yılmış. “İyi” dedim. Sonra ara ara Hakkı Yeten antrenmanlara gelmeye başladı. Antremanlarda yine “Öp elimi” diyordu. Öpüyorduk, 5 bin daha veriyordu. Böylece bir sezonda 20 bin lira aldım.
2) İlk senemde (63-64 sezonu) de şampiyon olacaktık aslında ama Fenerbahçe ile bir maç vardı, orada gitti şampiyonluk… Maç 0-0, korner kullanıyoruz son dakika… Topu çıkarttılar, bir uzun top, Şenol vurdu gol oldu! 1-0 yenildik, şampiyonluğu kaçırdık. Ona rağmen ilk senem çok iyiydi. Takımda bize çok sıcak davranılmıştı. Tecrübeli oyuncular bizi çok kolluyordu. Hatta hiç unutmam ilk senemde milli takıma alınmadığım için, Necmi Ağabey, Kaya Ağabey, Süreyya Ağabey, “Sanlı nasıl milli takıma alınmaz!” diye basın toplantısı yaptı.
3) Beraber oynadığım en iyi oyuncu Yusuf Tunaoğlu’ydu. Daha sonra Yusuf Altay’a gitmişti, onlarla oynuyoruz… Bizde Ünal var, Yusuf’u tutacak ama Yusuf inanılmaz bir günündeydi, tutmak ne mümkün! Ünal’ın boynuna yapıştım: “Tut şu adamı!” diye bağırdım. O da: “Ağabey, sen gel tut” dedi. Ben de: “Tamam işine bak!” dedim. O Yusuf var ya, Şeref Stadı’nda soyunma odamız vardı; ufacık bir yer, fareler dolaşırdı. İki tane bekimiz; ‘Kel’ Yavuz ve Fehmi, Yusuf’un ayağından topu alamazlardı. Fizik olarak o kadar sağlam iki oyuncu ama o, topu bacaklarının arasından geçirirdi.
Unutamadığım bir Altay maçı daha var. Beşiktaş’ta penaltıları eskiden ben atıyordum. Ama o Varol (Ürkmez) yüzünden bıraktım penaltı atmayı. Kaleci Varol aldı o topu, dikti penaltı çizgisine. Bir taraftan da “Sen çok küçüksün, bırak abilerin atsın” diyor. O güne kadar penaltıları hep plase atardım ama bu sefer içimden “Topa öyle bir vuracağım ki seninle birlikte kaleye girecek” dedim. Sonra topa bir abandım, denize gitti. O gün bıraktım penaltı atmayı. (22 Ekim 1967)
4) Yetmişlerde Yugoslav akımı vardı. Bir kere Yugoslav teknik direktör çoktu. Onların da iyileri de vardı, çok çok kötü olanları da… Bu işi ticaret olarak yapanlar da cabası! Oyuncuları kendileri getiriyorlardı. Teknik bir araştırma yapmadığı için de kulüpler esir oluyorlardı. Neler geldi neler gitti… Teoderescu diye bir teknik direktör geldi bize, ama o Rumen’di. “Bir, iki, üç, dört… “ Jimnastik hareketleri… Başka bir şey yaptırmıyordu! Ne kadar kaldı hatırlamıyorum ama bana 100 yıl gibi geldi. Çok fenaydı. Hiçbir şey bilmiyordu ama iyi bir jimnastikçiydi. Bir tane daha vardı, Bulgar Milev. Bulgaristan’dan peynir getirip satıyordu. Abdullah Gegiç mesela… Onunla da çalıştım. Büyük takım teknik direktörü katiyen değildi! O yükü kaldıracak çapta değildi. ”Abey, abey takımı nasıl yapalım, solda onu mu oynatalım?” diye bana sorardı. Bunu dedin mi zaten takımla bitti işin. Belki küçük takımlarla başarılı olabilir ama o zamanki Eskişehir’de de çok iyi bir takım vardı yani. Eline çok iyi bir kadro geçti. Öyle bir jenerasyon her zaman gelmiyor. Ama bir Yugolsav Ciric geldi mesela harika bir teknik direktördü.
5) Gündüz Kılıç döneminde (71-72 sezonu), Gündüz Kılıç için oynuyorduk. Beşiktaş isminin önüne geçmişti. Böyle bir adam olur mu? Geldi reform oldu. Şeref Stadı’nda bile reform yaptı. Zihniyeti değiştirdi, kıyafetleri değiştirdi, soyunma odasını biraz yeniledi. Her şeyiyle bir otoriteydi. Saat ikide otobüs kalkacak mesela antrenmana gideceğiz. İkiye beş kala gelir, otobüse biner, en öne otururdu. Saatine bakar, tam ikide şoförün omzuna dokunur ve şoför gaza basardı. Kalan kalırdı! Beş kişi mi var otobüste, o beş kişiyle giderdik antrenmana. Tekniğiyle, taktiğiyle, insanlığıyla, tavrıyla, fiziğiyle çok katkısı oldu bize.
Onun döneminde bir ara baya kötü oynuyorum… Baba Gündüz de beni oynatmaya devam ediyor. Gündüz Ağabey beni çok seviyor, beni güç durumda bırakmamak için mecburen oynatıyordu. Ama bundan dolayı kendisi kaybediyor, Beşiktaş kaybediyordu. Bir gün kafama koydum; bir maç sakatlandım deyip çıkacağım oyundan ve Gündüz Kılıç da Beşiktaş da benden kurtulacak. Sakatlık numarası hayatımda yapmamışım, nasıl yapacağımı düşünüyorum… Maça çıktık, gerçekten sakatlandım. Oh dedim, gerçekten sakatlandım! Ama hafif bir şeydi. O sezonda ilk kez o akşam huzur içinde uyudum. Ertesi sabah telefon çalıyor. Sakatladıktan sonra hemen ertesi gün masöre gitme zorunluluğu vardı. Açtım telefonu, Baba Gündüz: “Sanlı, saat kaç? Günde kaç defa gideceksin beni ilgilendirmiyor ama derhal tedavini oluyorsun. Haftaya Adana’da maçımız var sen de geleceksin ve oynayacaksın!” Benle dalga geçiyor sandım. Adamın sevinmesi lazım! Sonra düşünmeye başladım niye böyle diyor diye; çökmüş durumdaydım o zaman çok kötü oynuyordum. Ama o beni anlamış…
Günde iki defa, üç defa tedavi olmaya gittim. Antrenmanlara falan hiç çıkmadım. Uçağa bineceğiz, beni görsün de bir şey söylesin diye gözünün önünden ayrılmıyorum ama yok!.. Ben neredeysem kafasını diğer tarafa çeviriyor. Adana’ya gittik antrenman var, otelde pat kapı açıldı. Antrenmana çıkacaksın dedi ve gitti. Antrenmana çıktık yine aynı. Kendimi göstermeye çalışıyorum bir şey söylesin diye yok. Maç günü pat bir daha kapı açıldı. Bu gün oynayacaksın, 90 dakika sahadasın dedi. Bir çıktım sahaya o gün, sahanın en iyisiydim. Sonra tüm sezon çok iyi oynadım. Futbola geri döndürdü beni.
Ama uzun süre Beşiktaş’ta kalamadı Baba Gündüz. Beşiktaş da kolay bir camia değildi. Çok muhalefet vardı. Galatasaraylı oluşu bir takım tepkiler çekmesine neden oldu. Prensiplerine bağlı bir insandı. Taviz vermezdi. Yönetimler, işine karışamıyordu. Gündüz Kılıç’a yönetim karışacak ha! Erkeksen karış bakalım! Var mı öyle bir yiğit? Gündüz Kılıç komutan, başkomutan… Ah keşke bütün teknik direktörler öyle olsa! Bütün takımlarca saygı duyulan bir adamdı. Bir ortama girince kendine çeki düzen verme ihtiyacı hissediyordun. Tartışmasız benim kariyerimin en önemli, en iyi teknik direktörüydü.
6) Metin Türel’i de çok severdim ama onu öldürüyordum! Sonra cesedini saklayacak yer bulamadım… Bir maça çıkacağız, önemli bir maçtı. Hiç yedek falan kalmıyordum ben, banko oynuyordum. Maçtan evvelki akşam geldi yanıma. Kaptan dedi, rakip şöyle oynuyor böyle oynuyor, onun için seni yedek soyunduracağım. Ama istersen soyun, istersen soyunma. Oynatmayacak beni de bana mazeret uyduruyor. Tabii ben erkekliğe yedirir miyim? Önemli değil canım, fark etmez diyorum. Herkes yattı, kaldığımız otelin barı vardı, oraya indim. İçki falan hiç içmem hayatımda. Barmene, “Ver bir viski” dedim ve içtim. Bir tane daha istedim… Televizyon odasına geçtim, oturdum yere içiyorum. Yarın oynamayacağım, bitti artık! Hayatımda hiç içki içmemişim ya beni nasıl çarptıysa; Metin Türeli öldürüyorum cesedini de denize atıyorum ama tekrar çıkıyor ceset! Futbolcunun halet-i ruhiyesi bu işte. Oynamak istiyor. O dönemlerde bir numarasın ama yedeğe çekiliyorsun. İçinde fırtınalar kopuyor. (Metin Türel, 1973-1975 arasında bir buçuk sene BJK’yi çalıştırdı)
7) Metin Türel döneminde meşhur Brasov maçı var (2 Ekim 1974). Deplasmanda son dört dakikada üç gol yediğimiz maç. İstanbul’da adamın biri, o akşam Brasov maçını arabasında radyodan dinliyormuş. Saraçhane’deki altgeçide girdiğinde 0-0 imiş maç. Trafik de epey sıkışık… Adam altgeçitten bir çıkmış; 3-0! Radyoyu parçalamış! İki takım oturup plan yapsa olmaz o kadar! Romanya’dan döndük, İstanbul’da Giresunspor’la oynuyoruz. Stadyum da epey kalabalık… Deniz tarafındaki kaleye doğru hücum ediyoruz maçın başında ama kapalı tribünün altından adamın biri, kafasına beni takmış ve durmadan bağırıyor. Saygılı da bir adam… Adam devamlı: “Kaptanım be! Yeter be! Her gün baklava yesek bıkarız be! Gel sana bir jübile yapalım be!” diyor. Adam delirtecek beni susmuyor. Haklı da adam, son üç dakikada üç gol yemişiz… O arada bir gol attım ben. Tribünün önünde seviniyoruz… Bu sefer ince bir ses: “Kaptanım be! Sen olmasan biz n’aparız be!” O adamın sesini şimdi duysam, “O adam, bu adam!” derim.
8) O sezon Türkiye Kupası’nı almıştık. 1975 Türkiye Kupası Finali’nden önce Kilyos’ta kamptaydık, sabaha kadar uyumadık. Bizim Lütfü (Isıgöllü) vardı, o gece maç topuyla yattı. Ertesi gün de golü attı. Bir gol sevinci var, Vedat boğuyordu çocuğu ben kurtardım. Boğmanın hikâyesi de şu: Maçta penaltı oldu. Vedat, yanıma geldi “Kaptan sen at” dedi. “Hadi koçum, sen bunu 90’a çakarsın” dedim. Vedat daha hayatında penaltı kaçırmamış. Bir baktım Vedat geri pas gibi penaltı attı, çünkü topa giderken ayakları titriyordu. İlk maçı da 1-0 kaybetmişiz. İkinci golü Lütfü atınca, Vedat, Lütfü’ye “Hayatımı kurtardın!” diye boğarcasına sarıldı. Lütfü “Kaptan, kurtar beni!” diye bağırıyordu.” Tezcan (Ozan) vardı, beyin kanaması geçirmişti. Hastaneye kupayla gittik! Maçtan sonra gece eğleniyoruz, “Tezcan öldü” diye bir haber geldi. Hemen Cerrahpaşa’ya gittim. Odasına bir girdim, bana bakıyor. “Kaptan hayrola?” dedi. “Yaşıyorsun, bir şey yok” dedim, çıktım. Aramızda bu kadar yakınlık vardı, sevgi vardı. Birbirimizi zor durumda bırakmazdık.
9) 1975’te futbolu bıraktım. Kulüp bana bir jübile yaptı; sezonun ilk maçı, Fenerbahçe’yle oynadık ve stadyum tamamen doluydu. Bana ilk maçı verdiler, bu jesti unutamam. Hem Beşiktaş’a hem Fenerbahçe’ye teşekkür etmişimdir. Hatta o sezon Ziya Şengül’ün de jübilesi vardı. Ona haksızlık yapılmış oldu. Ziya Şengül, benden bir hafta sonra jübile yaptı, kendi kulübüne epey bozulmuştu. “Beşiktaşlı futbolcuya jübile yapıyorsun, bana yapmıyorsun” diye.
10) Futbolculuk hayatımda üç kırmızım var, üçünde de itirazım yok. Bir tane Mersin maçında vardı; rakip oyuncu bizden birinin kafasına tekme attı. Yerden yatan adamın kafasına tekme atılır mı! Sokakta görsen, n’apıyorsun dersin. Ben de karşılık verdim. Hakem kırmızıyı çıkardı. Bir kırmızı da Doğan Babacan’dan yiyordum, Allah korudu beni. Türkiye Kupası maçıydı; 2-0 öndeyiz… Biz vakit geçirmek için bir şeyler yapıyoruz. Doğan Babacan yanıma geldi, “Ters nefes al, hemen seni atacağım” dedi. O zaman Doğan Babacan gibi hakemlerden korkardık. Hemen kendimi toparladım. Bir maçta da Yılmaz Şen’e yumruk attığım için atıldım. Yılmaz, saha dışında dünya iyisi bir insandı, ama oyun içinde bambaşka biriydi. Milli takımda da beraber oynadık. O yumruk meselesine gelecek olursak; Fenerbahçe ile oynuyoruz, maçın hakemi de Almandı. Maç sırasında Yılmaz, bizimkilerden birine çok ağır küfür etti. Olaylar çıktı… Ben de Yılmaz’a bir yumruk attım! Alman hakem beni hemen dışarı attı. Fotoğrafım bile var, ağlaya ağlaya çıkıyorum oyundan! Benzer bir olayı da Erman Toroğlu’yla yaşadım. Ali Sami Yen’de Ankaragücü’yle oynuyoruz… Erman Toroğlu da orta sahada beni tutuyor ama top onlara geçince de atağa gidiyor. E benim de onu kovalamam lazım! Bu durum çok ağrıma gitti! Sonra bana bir şey söyledi. O “yanlış anladın beni” diyor ama ağır bir şey söyledi. Son beş dakikada başladım kovalamaya; o önde ben arkada…
11) Bir sezon Fenerbahçe’den transfer teklifi aldım. Ben Beşiktaş’tan ayrılmayı düşünmüyorum ama Fenerli yöneticiler de ısrarcı. Bir yerden adresimi bulmuşlar, benimle bizzat görüşmek için evime bile geldiler. Gazeteci İlyas Namoğlu da yakalamış bu haberi! Hemen gazetede haber yaptı. Utancımdan sokağa çıkamadım. “Ne düşünür insanlar?” diye çok geçti aklımdan. Çok sevdiğim İlyas’a bile küstüm hatta.
Beşiktaş’ı bırakmayı hiç düşünmedim. Beşiktaşlı olmak ne demektir? Bir kulübe bağlı olmak demektir, bir kulübü sevmek demektir, o kulüple özdeşleşmek demektir. Ama çok abartmamak lazım! Kimisi Beşiktaş benim her şeyimdir diyor mesela… Çok inandırıcı gelmiyor bana. Ben, çok büyük fanatik olanları da gösteri yapıyor diye düşünüyorum. Yeri gelecek sevineceğiz, yeri geldiğinde üzüleceğiz. Bir takımı şampiyon olsun diye tutuyorsan, hiç tutma!
Süper Yedek
12) Kuzey İrlanda’yla oynuyoruz, İrlanda takımı sahaya çıktı… Seyircilerden belli belirsiz bir alkış geldi önce. Sonra Best çıktı sahaya; yer yerinden oynadı! Tipsiz, saçları uzun, yürüyüşü hiç futbolcuya benzemeyen ama yakışıklı bir çocuk… “Bu ne ya! Başta bir iki tekme atalım da görsün” dedik. Biz tekme attıkça, bize ‘görürsünüz siz!’ gibisinden hareketler yapıyordu. Keşke tekme atmasaydık! Adam bize neler neler yaptı sonra… Bir pozisyon hiç unutmuyorum Can Bartu, ben, Ercan Aktuna’yı sırayla yere yatırdı çalımlarla. İlk golü atmamıza rağmen 4-1 yenildik. Allah rahmet eylesin, bir daha da karşılaşmadık. Allah karşılaştırmasın!













