KADİM TAKIMLAR

Mucizeye Kanmak

· Ocak 2015

-Bir Batu ANADOLU yazısı-

Her Dünya Kupası’nın favorileri, sürpriz beklenenleri ve şans tanınmayanları vardır. 1982’de Cezayir üçüncü seviyeden ikinci seviyeye çıkmış ve hatta izleyenlerin gözünde favori takım olmuştu.

Merhaba. Adım Vitor. Sizlere yıllar önce yaşadığım ama etkisinden kurtulamadığım on günün hikayesini anlatmak istiyorum. O on gün sürecinde olanlar sadece benim gibi futbol fanatiklerini değil dünyada futboldan bihaber herhangi birini bile etkileyecek türdendi.

1982 yılının Haziran ayıydı. 12 yaşında bir Sporting de Gijon taraftarıydım. O güne kadar futbol algım, İspanya Ligi ve Real Oviedo ile olan rekabetimizle sınırlıydı. İki üç yıl önce ligde kazandığımız üçüncülük bizim için ulaşılacak en yüksek seviyeydi. Takımımla gurur duysam da yıldızlarla dolu takımların oynadığı futbolu ve sahip oldukları karizmaları gördükçe iç geçiriyordum. Ama o Haziran ayı, benim için çok büyük bir fırsat olacaktı. Ülkemde düzenlenen 1982 Dünya Kupası’nın 2. Grup maçları Gijon ve Oviedo’da oynanacaktı. Ben de son Avrupa şampiyonu Almanya ile Barcelona’da harikalar yaratan Hans Krankl’ın Avusturya’sını canlı izleyebilecektim. Şili ve Cezayir ise gözümde figürandan öte değillerdi. Ama ikincisi konusunda fena halde yanılacaktım.

Dünya Kupası kurallarına göre grubun en güçlü takımı Almanya tüm maçlarını mabedimiz El Molinon’da oynayacaktı. İlk maçta rakipleri Cezayir’di ama hepimiz ilk turda elendiğimiz 1980 Avrupa Şampiyonası’nı kazanan Almanya’nın kaç gol atacağına dair iddiaya giriyorduk. Cezayir son Afrika Uluslar Kupası’nda final oynamış olsa da Afrika’da futbol oynandığından pek emin değildik. Alman oyuncuların tavrı ise daha abartılıydı. Kimisi “yedinci golümüzü eşime armağan edeceğim” derken bir diğeri “ağzımda sigarayla oynayacağım” diyordu. Almanların hocası Derwall bile “kaybedersem ilk trenle Münih’e kaçarım” demişti.

Maça ilk yarının ortalarında zar zor girebilmiştim. Almanya baskılı bir oyun sergiliyor, Cezayir ise uzaktan şutlarla şansını deniyordu. Tipik bir Davut – Golyat hikayesi gibi görünse de ilk yarı bittiğinde henüz gol izleyememiştik. Öyle ya da böyle Almanya maçı alır diye düşünüyorduk. Ama ikinci yarıda her şey tersine döndü. Golü düşünen Almanlar hızlı paslarla ileri çıkıyorlar ama aynı hızla geri dönemiyorlardı. 56. dakikada Alman savunması az adamla yakalanmamasına rağmen Zidane, Belloumi’ye enfes bir pas atıyor fakat top kaleci Schumacher’den dönüyordu. Hepimiz pozisyonun bittiğini düşünürken kadraja, sonradan Cezayir tarihinin en büyük futbolcusu olarak anacağımız Rabah Majder giriyordu. İki savunma oyuncusunun önünde akıllı bir vuruş yaparak tribünleri çılgına çeviren golü attı. Aynı Majder’in, beş yıl sonra Avrupa Kupası finalinde Porto formasıyla Bayern Münih’e gol atarak Almanları tekrardan üzeceğinden habersizdik.  Gol beni çok etkilememişti çünkü bir Gijon’lu olarak futbol mucizelerine pek inanmıyordum. Nitekim on dakika sonra Almanlar tek topla ağları sarsıyordu. Magath’ın pasında golün adı doğal olarak “Kalle”ydi. Biz yine fark beklerken sadece otuz saniye sonra beni mucizelere inandıran bir şey oldu. Almanların otobana çevrilen sağ kanadından çizgiye inen Assad, Belloumi’ye Magath’ın attığı pasın aynısını gönderiyor Belloumi de Rummenigge’ye nazire yaparcasına topu ağlarla buluşturuyordu. Almanlar gol sonrası yeniden baskı kurmuş olsalar da Cezayir özellikle sağ kanattan müthiş kontrataklar gerçekleştiriyordu. Merzekane, müthiş hızı ve tekniğiyle maç sonrası sokaklarda top peşinde koştururken adını haykıracağım bir oyuncu olmuştu. Son düdük çaldığında bendeki şaşkınlık yerini coşkuya bırakmıştı. İlk kez böylesi bir mucizeye tanık oluyordum.

Maç sonrası Almanların turnuvaya iyi hazırlanmadıkları konuşuluyordu. Futbolcuların aşırı kendine güvenleri Derwall’in şu sözleriyle açığa çıkıyordu: “Cezayir maçı öncesi rakip takımın video görüntülerini oyuncularıma izletmedim. Çünkü benimle dalga geçerlerdi.” Ama Cezayir’in disiplinli ve atak futbolu herkesi şaşırtmıştı. Turnuvanın favorileri olan Almanya ve Brezilya’dan rol çalmakla kalmamışlar, o dönemde yasa gereği 28 yaşına kadar Cezayir’i terk etmeleri yasak olan Madjer, Cerbah, Merzekane, Assad gibi oyuncular tüm Avrupa kulüplerinin iştahını kabartmışlardı. Cezayirli oyuncular, kendilerini bağımsızlık savaşının bir uzantısı olarak görüyorlardı. O zaman anlamadığım bir mantıkla Milli Kurtuluş Cephesi’nin bir parçası olan Cezayir Milli Takımı, ön saflarda savaşan askerler gibiydi.

Grubun ikinci maçlarında Almanya Şili ile, Avusturya da Cezayir ile karşılaştılar. İlk maça evden kaçıp gittiğim için bu sefer niyetim maçtan önce anlaşılmış ve maçı televizyondan takip etmek zorunda kalmıştım. Avusturya’ya şanssız bir şekilde yenilen Şili, bu sefer Almanya’nın karşısında darmadağın oluyordu. Daha doğrusu Rummenigge karşısında! Aklım ertesi gün oynanacak olan Cezayir-Avusturya maçındaydı.  O gece Madjer ve Merzekane’yi rüyamda gördüm ama ertesi gün her şeyin rüyada kaldığını anladım. Avusturya, Cezayir’i Schachner ve Krankl’ın golleriyle mağlup ederken Çöl Tilkileri’ne nefes bile aldırmamışlardı. Derwall’in aksine Avusturya’nın hocası Schmidt’in, rakibi çözdüğü ortadaydı. Ayrıca Cezayirli oyuncuların tecrübesizliği de üstlerindeki baskıyı artırmış gibiydi. Şu bir gerçekti ki son maçlar tam bir heyecan fırtınasına yol açacaktı.

O zamanlar son maçlar, bugünkü gibi aynı saatte oynanmıyordu ve aralarında bir günlük fark vardı. İlk maç Cezayir ile Şili arasında oynandı. Ben yine Cezayir için umutsuzdum ama mucizeyi mucize yapan şeyin de ne zaman ortaya çıkacağını bilmememiz olduğunu unutmuştum. İlk yarım saatte Assad, takımını 2-0 öne geçirdi. İlk yarı bittiğinde ise Bensaoula’nın katkısıyla fark üçe çıkmıştı. İkinci yarıda Neira ve Letelier’in golleri maça heyecan getirmiş olsa da Cezayir maçtan alnının akıyla çıkmıştı. Turnuvadan önce Cezayir’i küçümseyen ben, şimdi Şili için üzülüyordum. Avusturya maçında Cezsaly, o penaltıyı kaçırmasa belki de sonradan yaşayacağımız şeylere hiç tanık olmayacaktık.

Grubun düğümünü çözecek maça babam ile gittim. Sporting de Gijon taraftarlığımı ve futbol sevgimi ona borçluydum. Belki de o nedenle gördüklerimi hiçbir zaman unutamadım. Cezayir-Şili maçından sonra bazı söylentiler çıkmıştı. Almanya’nın Avusturya’yı tek farklı yenmesi halinde iki takımın Cezayir’i saf dışı bırakarak bir üst tura çıkacağı biliniyordu. Ama bana o zamanlar saçma gelmişti. Almanya gibi güçlü bir takımın böyle bir oyuna ihtiyacı yoktu. Birçokları tarafından Total Futbol’un katili olarak görülseler de başarıya alışık ve mücadeleci bir takımları vardı. Şili maçındaki futbollarıyla da formda olduklarını göstermişlerdi.

İlk on dakikada baskıyı kuran Almanlar Hrubesch ile öne geçmişlerdi. Ondan sonraysa hiçbir şey olmadı. Evet hiçbir şey. Babam 1978 Dünya Kupası’ndaki Avusturya – Almanya maçından bahsetmişti. Beklentilerin aksine Avusturya 3-2 kazanarak Almanya’yı turnuvadan elemişti. Fakat bu gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Oyuncular kendi aralarında top çeviriyorlar, rakibe baskı bile yapmıyorlardı. Zaten bir süre sonra işler çığırından çıktı. Taraftarlar hep bir ağızdan “dışarı” diye bağırıyorlar, Cezayirli taraftarlar sahaya banknotlar fırlatıyorlardı. Maçın sonlarına doğru bir Alman taraftar kendi bayrağını yakmaya başladı. Mide bulantısıyla birlikte stadyumu terk ettim. Bulantının sebebi bir hastalık değildi. Gijon taraftarı olarak her zaman ezilmeye mahkum edildiğimi düşünmeye başlamıştım. Belki de Cezayir’in başarısına o nedenle muhtaçtık. O güne kadar oyunun kirli tarafını görmemiştim ama o yüzüyle ilk kez karşı karşıya kalmıştım. Hem de kendi şehrimde! Filler tepişirken çimenlerin ezilmesi o gün yaşananların özetiydi.

Maç sonrası yaşananlar daha da şok ediciydi. Derwall, “Turnuvaya devam etmek istiyorduk, iyi futbol oynamak değil.” diyordu. Asıl zihniyeti ortaya koyan Avusturya Futbol Federasyonu’ndan Hans Tschak isimli bir delegeydi: “Bugünkü oyun doğal olarak taktikseldi ama çölden gelen on bin taraftar skandal yaratmaya çalıştılar. Bu da Cezayir’deki okul sayısının azlığını gösteriyor.”

Turnuvanın geri kalanını izlemedim. Avusturya’nın elenmesini, Schumacher’in Battiston’a darbesini ve şike gölgesi altında finale çıkan Almanya’nın, bahis skandalı nedeniyle aldığı iki yıllık cezadan dönen Paolo Rossi tarafından yıkılışını görmedim. Futbola olan ilgim sınırlı kaldı. Fakat geçtiğimiz yıl gazetede okuduğum Cezayir’in eski futbolcusu Djamel Menad’ın iddiaları dikkatimi çekti. Menad; kendisinin ve o dönemki takım arkadaşlarının çocuklarının çeşitli rahatsızlıklara sahip olarak doğduklarını, 1982 Dünya Kupası’ndan önce kendilerine habersiz olarak bir takım ilaçların verildiğinden kuşku duyduğunu söylüyordu. İddiaya göre o dönem Sovyetler Birliği ile yakın ilişki içinde olan Milli Kurtuluş Cephesi, Gennady Rogov isimli bir Sovyet doktoru kampa getirmişti. İddialar hala sonuçlanmasa da işin içine bir başka büyük gücün girmesi görüşlerimi doğrulamıştı. Fakat nedense bu olay beni futboldan soğutmak yerine ona olan inancımı artırdı. Menad haklı mı değil mi bilmiyordum ama gözyaşları döken bu adamın tek isteği takımıyla birlikte iyi futbol oynamaktı. Belki de kendi yönetimleri bile bunu düşünmüyorlardı. Hatta Derwall gibi “devam edelim de nasıl olursa olsun” diye düşünmüşlerdi. Menad ve arkadaşları ise olanlardan habersiz, bir mucizenin peşine takılmışlardı.

Şimdi evden çıkıyorum. Oğlumu omzuma alacağım ve birlikte El Molinon’un yolunu tutacağız. Çünkü bir mucizenin sizi ne zaman bulacağını hiçbir zaman bilemezsiniz.

PaylaşShare on Facebook0Share on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePin on Pinterest0Share on Tumblr0Print this page

Eski Sayılardan